Blefarit
Göz kapaklarının serbest kenarlarındaki salgı bezlerinin
iltihabi hastalığına blefarit adı verilir. Bu bezler yağlı
bir salgı yardımıyla kapaklar ile göz arasındaki yüzeyi
kayganlaştırmak ile görevlidirler. Bu yağlı salgının aşırı
olması durumunda göz kapak kenarları mikroplar için kolayca
üreyecekleri uygun bir ortam oluşturmaya başlar. Buradaki
mikrop sayısının artması ile birlikte vücut hem allerjik hem
de iltihabi reaksiyonlarla bu duruma tepki gösterir. Kaşıntı,
kapak kenarlarında kızarıklık, çapaklanma gibi belirtiler
ortaya çıkar. Hastalık aylar, hatta yıllarca sürebilecek çok
müzmin bir seyir izler. Bu seyir esnasında bazen salgı
bezlerinin kanallarında bir tıkanma olması durumunda yağlı
madde bez içinde birikip mikrop kaparak göz kapağında ağrılı
bir şişliğe neden olur. Hordeolum (“arpacık”) olarak bilinen
bu durum sıcak pansuman ve lokal
antibiyotik tedavisi gerektirir. Şalazyon ise aynı yağ
bezinin tıkanarak içinde salgı birikmesi ile oluşan şişliğe
verilen isimdir, ancak şalazyonda hordeolumda olduğu gibi
mikrobik bir iltihap sözkonusu değildir. Blefariti olan
kişilerde hastalık yıllarca varlığını devam ettirebilir ve
tekrarlayan şalazyon ve arpacıklara sebep olur. Şalazyon
tedavisinde sıcak pansuman ve anti-inflamatuar ilaçların
yanısıra cerrahi yoldan tıkanan salgı bezinin açılması ve
biriken yağlı maddenin drenajı da çoğu zaman gerekli olur.
Asıl tedavi ise blefarite yönelik olmalıdır, ancak blefarit
kronik özelliğinden dolayı tedavisi de uzun süreli ve sabır
gerektiren bir tedavi olmalıdır.
Konjunktivit
Gözlerde kızarıklığa yol açan en sık sebeplerden biridir.
Göz küresinin en dışını saran saydam konjunktiva zarının dış
etkenler ve mikroplar ile oluşan iltihabına verilen isimdir.
Kızarıklığın yanısıra çapaklanma, batma, kaşıntı ve
sulanmaya da neden olur. Bakteri ve virusların yanısıra
kimyasal etkenler ve allerjik faktörler de konjunktivite
neden olabilir. Tedavisinde de nedene bağlı olarak
antimikrobial veya antiallerjik ilaçlara başvurulabilir.
Ancak bakteriyel konjunktivitler antibiyotik tedavisine iyi
yanıt verirken, viral konjunktivitlerde bu durum sözkonusu
değildir. Bu nedenle viral konjunktivitlerde ilaç kullanımı
ancak hastalığın komplikasyonlarının tedavisi için gerekir.
Konjunktivitten korunmada en etkili yol, el-göz temasının kesinlikle önlenmesi ve ellerin temiz tutulmasıdır. Bu arada gözdeki her kızarıklık veya sulanmanın konjunktivitten kaynaklanmayabileceğini, başka hastalıkların da aynı belirtileri verebileceği unutulmamalıdır.
Lökokori
Kelime anlamı olarak “beyaz gözbebeği” demektir. Bazen
normal ışık koşullarında dahi kolaylıkla farkedilebilecek
kadar bariz olabildiği gibi, sadece flaşla çekilen
fotoğraflarda görülebilmesi de mümkündür. Ancak bir göz
hekimi, özel optik gereçlerle yapacağı muayene sonucu durumu
tam olarak değerlendirebilir. Katarakt, retina dekolmanı,
göz içi iltahapları, retinanın damarsal hastalıkları,
yenidoğan retinopatisi ve göz içi tümörleri lökokoriye sebep
olabilecek birçok sebep arasında en sık görülenleridir.
Lökokoriye sebep olan durumların hepsi de sağlık açısından
büyük ciddiyet arzeden ve hemen tedavi gerektiren
durumlardır.
Nistagmus
Gözlerin ritmik titreme hareketleri yapmasına verilen
genel bir addır. Merkezi sinir sisteminin bazı
hastalıklarında görülebildiği gibi iç kulak hastalıklarında
da rastlanabilir. Ayrıca gözün doğuştan görmeyi etkileyen
birçok hastalığında da nistagmus gelişebilir. Bütün bunların
dışında bazen başka hiçbir anomali olmaksızın da gözde
nistagmus görülebilir ve nedeni aydınlatılamayabilir.
Gözünde nistagmus tarzı titreme hareketleri görülen
çocuklarda neden yönelik kapsamlı bir araştırma yapmak
gerekir. Titreme hareketleri bazen belli bir bakış
pozisyonunda hafifleme özelliği gösterir, böyle durumlarda
hasta başını aksi yöne çevirerek titremelerin görme
üzerindeki olumsuz etkisini en aza indirmeye çalışır.
Böylece bir anormal baş pozisyonu alışkanlığı yerleşir.
Tedavisinde göz kaslarının kasılma gücünü azaltacak cerrahi
girişimler ve botulinum toksin enjeksiyonlarından
yararlanılabilir. Ancak çoğu zaman nistagmus tedavisi durumu
tam düzeltmekten ziyade etkilerini hafifletmeye yöneliktir.
Katarakt
Gözün içindeki lensin doğal saydamlığını kaybederek
matlaşması haline verilen genel bir addır. Çocuklarda
yaklaşık olarak 100 binde 3 oranında görülür. Çocukluk
çağında görülmesi genellikle lensin bir gelişim kusuruna
bağlıdır. Bu kusur genetik veya metabolik olabilir. Katarakt
doğuştan itibaren varolabileceği gibi daha sonra da ortaya
çıkabilir. Bazen görmeyi etkilemeyecek kadar küçük olanları
tedavi gerektirmeyebilse de, doğumsal katarakt çoğu zaman
cerrahi tedavi gerektiren bir durumdur. Doğumsal bir
katarakt çocuğun görme gelişimini çok ağır bir biçimde
etkileyeceği için mümkün olduğunda erken tedavi edilmesi,
ileride çocuğun iyi görebilmesi için şarttır. Görme,
ameliyatta yerleştirilecek bir göziçi merceği ile veya
sonradan takılabilecek bir kontakt lens ile sağlanmalıdır.
Doğumsal kataraktların geç farkedilmesi veya tedavisinde
gecikilmesi çocukta ambliopi (göz tembelliği) gelişmesi
yüzünden ileride telafisi mümkün olmayan kalıcı görme
kaybına yol açar. Burada özellikle doğumdan sonraki ilk
haftalar kritik önem taşır. Bu dönemde gözünde lökokori
farkedilen çocukların geciktirilmeden tedavi edilmesi
gerekir. İlk 3 aydan sonra yapılacak cerrahi girişimler
teknik olarak ne kadar başarılı olursa olsun, çocukta tam
bir binoküler görme gelişmesini sağlamak neredeyse
imkansızdır.
Uveit
Gözün iris, silyer cisim, koroid gibi iç yapılarını kapsayan
iltihabi hastalıklara verilen genel bir isimdir. Çoğu
durumda retina da hastalığa katılır. Çocuklarda uveit,
yetişkinlere kıyasla daha nadir görülür. Dört yaş altında
görülme sıklığı 100,000’de 3 civarındadır. Tüm uveitlerin
yaklaşık %5’i çocuklarda görülür. Ailevi Akdeniz Humması,
juvenil romatoid artrit, Behçet hastalığı, sarkoidoz,
ulseratif kolit, Crohn hastalığı gibi sistemik iltihabi
hastalıkların seyri sırasında gözde de uveit gelişimi sıktır.
Uveit, vücutta süren ve bağışıklık sistemin etkileyen genel
bir hastalığın gözdeki bir belirtisi olarak görülebileceği
gibi saptanabilen başka bir sebebe bağlı olmaksızın da
görülebilir. Genellikle müzmin bir seyri olan uveitler,
zaman zaman muhtelif nedenlere bağlı olarak “ataklar”
gösterebilir. Bu dönemlerde gözde ağrı, ışık duyarlılığının
artması, gözde kızarıklık, görmede azalma veya bulanıklık
gibi belirtiler görülebilir. Uveitlerin tedavisinde
bağışıklık sistemini düzenleyici ilaçlarla iltihab ve
yaratacağı hasar önlenmeye çalışılır. Uzun süreli ve müzmin
bir seyir izleyen uveitler yeterince tedavi edilmediğinde
gözde uzun vadede kalıcı görme kaybına yol açan hasarlar
bırakır. Ancak uveite neden olan sistemik hastalığın ortaya
çıkarılması ve buna yönelik tedavinin başlatılması da en az
göze yönelik tedavi kadar önemlidir. Bu nedenle uveitli
hastalarda diğer organ sistemlerine yönelik ayrıntılı tetkik
ve araştırmalar mutlaka yapılmalıdır.
Glokom
Halk arasında “göz tansiyonu” olarak bilinen bu
hastalıkta göz içi basıncının gözün optik sinirinin
beslenmesini bozan olumsuz etkisi sözkonusudur. Bu olumsuz
etki, çoğunlukla göziçi basıncının yüksekliğinden
kaynaklansa da bazen optik sinirin basınca hassasiyetinin
artması ile normal, hatta düşük göziçi basıncı ile de
oluşabilir. Çocuklarda glokom, yetişkinlerdekinden farklı
özellikler gösterir. Nedeni çoğunlukla göz içi yapıların
gelişimsel bozukluğudur. Çocuklarda gözün cidarı
yetişkinlere göre daha esnek bir yapıda olduğu için yükselen
göz içi basıncı gözün boyutlarında büyümeye neden olur.
Gözün bu şekilde genişleyerek büyümesi, özellikle öndeki
saydam korneada çatlamalara yol açarak bu dokunun içine su
nüfuz etmesine ve böylelikle saydamlığını kaybetmesine yol
açar. Böylece kornea bulanıklaşır, çocuğun görmesi bozulur,
ışığa hassasiyeti artar ve gözde yaşarma oluşur. Tedavide
göz damlaları ve ağızdan alınacak ilaçlarla artan göz içi
basıncı düşürülmeye çalışılırken glokoma neden olan doğumsal
bozukluğun giderilmesi çoğu zaman ancak cerrahi yoldan
mümkün olabilir.
ROP (Yenidoğan retinopatisi)
Erken doğan çocuklarda retina (ağtabaka) gelişim
bozukluğu sonucu ortaya çıkan ve körlük riski taşıyan ciddi
bir hastalıktır. Erken doğan bir bebek henüz retinanın damarsal gelişimi tamamlanmamışken
dünyaya gelmektedir. Bu da özellikle solunumla alınan
oksijenin etkisi ile damar yapısında bozulmalar oluşmasını
kolaylaştırmaktadır. Damar yapısında oluşan bu bozulmalar
retinada hasar yaratır ve ciddi görme kayıplarına yol
açabilir. Bu risk, özellikle 1250 gramdan düşük doğum
tartılı ve 31. gebelik haftasından önce doğan prematüre
bebeklerde daha yüksektir. Bundan dolayı özellikle 1500
gramdan düşük doğum tartılı ve 30-32 haftadan önce doğmuş
bebeklerin ROP açısından taranması çok önemlidir. Bunun için
göz bebekleri ilaçla genişletilmiş bebeklerin bir göz
hekimince muayenesi gerekir. ROP’un ağırlığını
değerlendirmede damarsal bozukluğun retinadaki yayılımına
göre farklı evreler tanımlanmıştır. Ayrıca damarların
yapısında genişleme ve kıvrım artışının varlığına bağlı
olarak da ayrı değerlendirme kriterleri mevcuttur. Bunlara
göre belli bir evre ve yayılım düzeyinden sonra hastalık
tedavi gerektirir. Tedavi ilk aşamada laser ile anormal
gelişim gösteren damarların kapatılması şeklindedir.
Hastalığın daha ileri evrelerinde ise vitrektomi veya
dekolman ameliyatları gerekebilir. Özellikle erken tanı
konan ve fazla ilerlemeden laser uygulanan hastalarda
tedavinin başarı şansı yüksektir.
Retinoblastom
Gözün görmeyi
sağlayan hücreleri barındıran retina tabakasından
kaynaklanan habir tümörüdür. İki gözde veya tek gözde
görülebilir, genellikle 5 yaşından önce rastlanır.
Retinoblastom genetik orijinli bir kanserdir. Ancak olguların %90’ı ailedeki ilk hastadır, sadece %10’unun ailesinde benzer bir duruma rastlanabilir. Retinoblastomlu çocukların %40’ı tümörü ileride kendi çocuklarına da geçirecek genetik sorunu taşırlar. Hastalığın genetik geçiş özelliği göstermeyen formları da vardır.
Retinoblastom’da kesin tanı genel anestezi altında yapılacak bir gözdibi muayenesi sonrasında konulabilir. Tedavi şansı %95’in üzerinde olduğu için retinoblastom “tedavi edilebilen kanserler” den biridir. Tümörün görmeye etkisi ise yayılımı ve boyutları ile ilgili değişkenlik gösterir.
Tedavide laser, krioterapi, kemoterapi, radyoterapi gibi yöntemlere başvurulur. Tümörlü gözün cerrahi yoldan alınması (enükleasyon ameliyatı) ise son çaredir. Burada uygun tedavi yöntemi daha çok tümörün konumu, büyüklüğü, yeri gibi kriterlere bağlı olarak seçilir.
Optik atrofi
Gözün beyin ile bağlantısını kurarak görme iletisini
sağlayan optik sinirin muhtelif etkenlerle ağır hasar
görmesi sonucu işlevini geri dönüşümsüz bir biçimde
kaybetmesi ile optik atrofi gelişir. Atrofik bir optik
sinirde iletiyi sağlayan sinir hücreleri tamamen yol olmuş,
geriye sadece destek dokusu kalmıştır. Optik sinirin
atrofisi ile birlikte görme de geri dönüşümsüz olarak
kaybolur. En sık rastlanan neden, erken doğuma bağlı
komplikasyonlardır (%16). Bunu tümörler (%15) ve hidrosefali
(%10) takip eder. Kafa travması, ağır merkezi sinir sistemi
enfeksiyonları, veya bazı nadir doğumsal hastalıklar da
optik atrofiye neden olabilir. Bu hastalıkların Leber
hastalığı gibi bazıları ise genç erişkin yaşlarda belirti
vermeye başlarlar.

